12 Aralık 2010 Pazar

HIV-AIDS(Acquired Immüno defıcicncy Syndrome) patogenez ve tanı


İMMUNOPATOGENEZ
 AIDS’in patogenezinde CD4 + T hücreler çok önemli role sahiptir. CD4 + T hücreler aynı zamanda B hücreleri ile, antijen sunan monosit / makrofaj hücreleri, sitotoksik hücrelerle (CD8) ve natural killer (NK) hücreleri ile yakından ilişkilidir. HIV-1 infeksiyonunun seyri ve immunopatogenez Şekil 1’de görülmektedir.
Primer infeksiyon: Primer infeksiyonlu hastaların %50-70’inde başlangıç döneminden 3-6 hafta sonra akut mononükleozis benzeri tablo oluşur. Bu dönem yüksek miktardaki viremi ile ilişkilidir ve 1 hafta ile 3 ay arasında HIV’e immün cevap oluşmaktadır. HIV-1 önce CD4+ hücreleri infekte eder ve bölgesel lenf nodlarına ya CD4+ hücreleri içinde ya da serbest olarak ulaşır. CD4+ sayısı azalır ve lenfopeni gelişir. İki dört hafta içinde CD8 T hücre sayısında artış olur ve total lenfosit sayısı artar. Akut fazdan sonra kanda tespit edilen HIV miktarında önemli bir düşüş olur. Ancak oluşan immünite viral replikasyonu tam olarak baskılayamamaktadır.

Asemptomatik Dönem: Primer infeksiyondan sonra, HIV spesifik immünitenin gelişmesi ve vireminin baskılanması ile birçok hasta asemptomatik bir döneme girer ki bu yıllarca sürebilir. Ancak hiçbir zaman mikrobiyolojik anlamda latent bir dönem olmaz. Bu dönem boyunca CD4+ T hücre kaybı zaman içinde devam eder. Bu dönemin sonunda, immun sistemin HIV virusu ile baş edememesi sonucu CD4+ hücre sayısı azalırken viremi artar. Bundan sonra AIDS hastalığı dönemine girilir.

HIV AIDS EPİDEMİYOLOJİSİ

1980’li yıllardan bu yana AIDS epidemiyolojisinde önemli değişiklikler olmuştur. HIV ilk kez 1983’de izole edilmesine rağmen 1968’de St. Louis’li seksüel olarak aktif bir gencin saklanmış serumunda tespit edilmiştir. 1990’dan beri AIDS 25-44 yaşları arasında değişen genç erkeklerin ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır.1996 Temmuz ayında yapılan yayınlarda 21.8 milyon insanın HIV ile infekte olduğu bildirilmektedir. Bunların 20.4 milyonu (%94) gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır. Bu sayının %63’ü Sahra Altı Afrika’da, %23’ü Güney ve Güneydoğu Asya’da ve %6’sı Latin Amerika’da yer alır.
Türkiye’de ilk AIDS vakası 1985 yılında bildirilmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın 30 Eylül 1998 verilerine göre Türkiye’deki AIDS vakası 273, taşıyıcı sayısı 550, toplam 829’dur. Cinsiyet dağılımına baktığımızda; erkek vaka sayısı 620 (%74.7) iken, kadın vakalarının sayısı 209 (%25.3) dur. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de seksüel olarak aktif dönem olan 25-34 yaş grubunda HIV infeksiyonu daha fazla görülmektedir. Türkiye’de risk gruplarına göre AIDS vaka ve taşıyıcılarının dağılımına bakıldığında, en büyük grubu %46.4 ile heteroseksüeller oluşturmaktadır. İkinci sırada %27.7 ile nedeni bilinmeyen vakalar gelmektedir ve bunu sırasıyla %10.1 ile iv madde bağımlıları, %9.1 ile homoseksüel ve biseksüeller, %4.3 ile transfüzyon alanlar, %1.6 ile hemofili hastaları, %0.8 ile anneden bebeğe geçiş izlemektedir.
HIV infeksiyonunun yayılımı primer olarak heteroseksüel ilişki iledir. HIV infeksiyonunun başlıca bulaşma yollarını inceleyecek olursak;

Cinsel yolla bulaşma: HIV’ın en önemli bulaşma yoludur. Cinsel yönden aktif her 100 erişkinden biri HIV ile infektedir. Her türlü cinsel temasla (homoseksüel, heteroseksüel, anal, oral, vajinal) bulaşmaktadır ve tek bir cinsel temas bulaş için yeterlidir. Ancak infekte kişiyle cinsel temas sayısı arttıkça risk de artmaktadır.

İnfekte kan, kan ürünleri ile bulaş: 1985 yılından beri kanda virus tespit edilmektedir ve dünyanın her yerinde kan ve kan ürünlerinin hastaya verilmeden önce test edilmesi yasal zorunluluktur. Kan transfüzyonu ile HIV infeksiyonu kadınlarda daha sıktır. Kan yoluyla bulaşmada sağlık personeli risk altındaki gruptur. HIV’ın iğne batması ile bulaşma riski %0.3’tür.
Enjektör yoluyla bulaşma: Intravenöz madde bağımlıları ortak enjektör kullanımı nedeniyle risk altındadırlar.

İnfekte anneden bebeğe bulaşma: HIV anneden bebeğe geçişi gebelik boyunca, doğum sırasında veya emzirme sırasında olabilmektedir.Risk %30 civarındadır.Annedeki viral yük de geçişi belirlemede önemlidir. Sezeryan doğumların bazı çalışmalarda effektif olduğu bulunmuştur.
HIV, salya, göz yaşı; el sıkışmak, sosyal öpüşme gibi günlük olaylarla; klozet, fincan, çatal bıçak, tabak, havlu gibi maddelerin ortak kullanımıyla; öksürük, yüzme havuzu, böcek (sinek ve sivrisinek) sokması ile bulaşmaz.

TANI ve TAKİP

HIV-1 infeksiyonunun tanısı virusun varlığına veya virusa serolojik cevabın oluşmasına bağlıdır. Anti HIV antikorları genellikle infeksiyondan 4-8 hafta sonra sirkülasyonda tespit edilebilir. Ancak bazen bu süre 6 aya kadar uzayabilir.
Anti HIV antikorlarının tespiti için kullanılan test ELISA’dır. ELISA’nın sensitivite (%95) ve spesifitesinin (%95-99) yüksek olması, ucuz olması ve uygulama kolaylığı nedeniyle HIV infeksiyonu tanısında yaygın olarak kullanılmaktadır. ELISA testinin sonucu pozitif, negatif veya belirsiz olmak üzere 3 biçimde değerlendirilir. ELISA ile pozitif veya belirsiz olarak saptanan sonuçlar doğrulama testlerine tabi tutulmalıdır ki bunun için en sık kullanılan test Western blot tekniğidir. ELISA ile yalancı pozitiflik kollejen doku hastalıklarında, malignitelerde, otoimmün hastalıklarda olabilir. HIV infeksiyonun diğer tespit yöntemleri; virus izolasyonu, PCR ve p24 antijeninin tespitidir. Bu iki yöntem daha çok anti HIV antikorlarının henüz pozitifleşmediği dönemde tanı amacıyla kullanılır.
HIV virusunun plazmadan veya periferik mononükleer hücrelerden direkt elde edilmesi araştırma laboratuvarlarında uygulanmaktadır. Antiretroviral tedavinin geliştirilmesi ve izlenmesinde, antiretroviral tedaviye direncin saptanmasında daha çok kullanılan yöntem viral yükün (genomik RNA’nın PCR ile kantitatif tayini) saptanmasıdır. ELISA veya Western blot ile değerlendirilemeyen bir sonuç elde edilmesi halinde de PCR’a başvurulabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder